4-5 hafta evvel bunalımlı bir ruh haliyle ifade edip bağırıp çağırmak istediğim, ancak içime gömdüğüm birtakım düşünceyi, sosyal medyadaki son ifşa metinlerinin verdiği ilham doğrultusunda dönüştüğü haliyle elimden geldiğince basitleştirerek, yumuşatarak ve hezeyandan arındırarak sunma girişimimdir.
———
işbu mecrayı kişisel bir şey yazıp çizmeden, yalnızca canının çektiği fotoğrafları canının çektiği zamanda paylaşıp kimseyle fazla yüzgöz olmadan olaysız dağılmak suretiyle kullanan bir fotoğrafçıyım. gönül isterdi ki buna ek olarak az biraz kendini pazarlayabilen, en azından pazarlamaya asgari ölçüde hevesli biri olaydım da cebimin gördüğü paraya bir miktar katkıda bulunabileydim; malum, hayat şartları. neyse, konumuz bu değil.
konumuz şudur ki bugün baskıya hazırlamam gereken bazı fotoğrafların tarihine hızlıca bakmak amacıyla girdiğim işbu mecrada şans eseri sanat-sepet tayfanın fotoculuk kolundan muhtelif istismarcının listelendiği birkaç storiye denk geldim. dört-beş hafta evvel ise güneş alnıma vurup da kişisel bunalımlarımın zirve yaptığı bir noktada, hayata dair yaşadığım sıkıntılarla ilgili uluorta kendimi açık edip çığlık atasım geldiydi ancak bir şekilde dizginleyip suskunluğuma dönmeyi becerdiydim.
ilk bakışta alakasız görünen bu iki meselenin çarpışması bana temeli ta on küsur yıl evveline kadar dayanan daha kilit bir bağlam verdi. bu bağlam çerçevesinde sıkıntılarımın en azından bir parçasını kendimi hezeyandan hezeyana vurmadan, küfür kıyamete batmadan ifade edebileceğim, sanırım.
“uzunca zamandır kendimi cemiyet hayatından komple soyutladığım ve dağ başında bir mağarada huzursuz bir inzivaya çekildiğim malumunuzdur”. söze böyle başlayacak kadar meşhur olaydım keşke, havalı çünkü. ne var ki malum bir yan yok; göze uzak olan görünmez olur, görünmez olan da bilinmez.
şimdi, kendini ait yahut yakın olduğun irili ufaklı bütün zümrelerden komple izole etmek bir anda olmuyor; uzun yıllara dayanan, yoğun ve yorucu bir süreç. öyleyse haydi sizi yirmili yaşlarımın başında kendimi ilk soyutladığım o harikulade zümreyle tanıştırayım; SANAT-SEPET CEMAATİ.
şimdi size mesleğim odağında biraz kendimden bahsedeyim; fotoğrafla ilişkim 8 yaşında başladı, 17 yaşında yetenek sınavını verip fotoğraf okumaya başladım, sonrasında bırakmak durumunda kaldım, sonra tekrar okudum, birincilikle bitirdim (ilk defa insan içinde dile getiriyorum), birkaç yıl ara verdim, o esnada gazeteciliği bitirdim, 31-32 yaşımdan itibaren fotoğrafçılığı meslek edinip (stüdyom var, odaya kayıtlı bir vergi mükellefiyim, ayının bağırışlarını çok yakından işitebiliyorum) profesyonel olarak kovalama çabası veriyorum, iki buçuk ay sonra da 35’i dolduruyorum. kısaca şimdiye kadarki hayatımın dörtte üçünde öyle ya da böyle, yarısında ise ciddili olarak fotoğrafla ilişkim oldu. durum böyleyken ankara gibi aynı uğraşla meşgul birbiriyle en alakasız iki kişinin dahi en az bir iki ortak tanıdığı olan bir yerde bu barış kişisi ile yolunuz sanat-sepet ayağına nasıl kesişmedi? bu soru 2014 sonrası tanıştığımız insanlar için geçerli. tanışıklığımız 2014 öncesine dayananlar ile ise kesişip çarpıştık illa ki.
öncelikle metni yazmaya başladığımda sanat-sepet tayfaya toptan sövüp sayma güdüsü içerisindeydim, yıllardır öyle olduğum gibi hala da bir nebze öyleyim aslında ama bu, dile getirilmesi gereken esas çelişkiyi görünmez kılmakla kalmayacak, aynı zamanda geçmişte yolumuzun kesiştiği çok güzel insanlardan yaşayanlara ayıp, ölenlere ve hatıralarına saygısızlık olacak. ayrıca bu güzel insanlara duyduğum sevgiye rağmen onlardan da dolaylı olarak her şeyden olduğu gibi uzaklaşmamı kaçınılmaz kıldığı düşünüldüğünde sanat-sepet cemaatinin kurtarılamaz boklu ruhuna olan nefretimin katlandığını ve ölçüsüzleştiğini de dile getirmeliyim.
sanat-sepet cemaatinin temelde dört bileşeni var; 1) dünya görüşü doğrultusunda yaşadığı dünyayla ilişkisini ve dahiliyetini ait olduğu mecranın araçlarına dayanan bir üretimle kuran kişiler, 2) sanat-sepetin “sağaltıcı gücü”ne sığınan kişiler, 3) sapıklar ve 4) istismarcılar. sanat-sepet cemaatinin alamet-i farikası bu farklı grupları tatlı tatlı kaynaştırabilmesi, birbirine katık edebilmesi, kimlikleri ve uzlaşmazlıkları tanımsızlaştırabilmesi, dejenere edebilmesi ve çok afedersiniz (lafın gelişi) toplumun göt deliğini temsil eden bireylere rahat bir kamuflaj ve eylem alanı sunabilmesi.
bir süre güzel insanlarla güzel zaman geçirmemin ardından on küsur yıl evvel (23-24 yaşlarıma denk gelen dilim) sanat-sepet ortamının “ince ruhlu”, “şiddetten uzak”, “barışçıl” ve bir o kadar tacizkâr hallerine o kadar da uyum sağlayamadığımdan olacak ki o ortamdan konumuzun bağlamına uygun bir şahsı vurmak noktasına geldim (bunu metaforik olarak değil dümdüz temel anlamında ifade ediyorum, bang bang). her neyse, ne olup nasıl olduysa (doğrudan beni bağlayan şahsi bir mesele olmadığı ve kendi özgür irademi yansıtabileceğim bir mesele olmadığından ve dış etkenlerden ötürü) vurmadım. aradan az biraz süre geçtikten sonra bir iki kez karşılaşıp şahsı balkondan atmaya karşı göz kararmalı, vizyon görmeli durumlar yaşadığımda anladım ki bu iş böyle olmayacak. o noktadır ki kendimi sanat-sepet ortamından komple izole ettim. sevdiğim insanların davetlerine icabet edemedim, bahaneler üretmek durumunda kaldım vesaire. mevzuyu kendi irademle açık etme özgürlüğünden yoksun olduğumdan ötürü konuyu kimseye açmadan bugünlere kadar geldim.
şahıs hakkında gönüllere bir iki damla su serpecekse şu ufak detayları söylemekle yetinebilirim; şahıs benle karşılaşırsa başına gelebilecek senaryolara ayıldığı andan itibaren sokakta bir karşılaşma durumu yaşanacağı zaman hep yolunu değiştirdi (3-4 kez olmuştur), iki üç sene evvel yol değiştirmeye vakit kalmaksızın bir sokakta köşeyi döner dönmez kafa kafaya kaldığımız son karşılaşmamızda yanında biri daha vardı, o an dizlerinin nasıl çözüldüğünü, nasıl titrediğini gördüm, yüzündeki ifadenin nasıl hortlak görmüşe döndüğünü; meselenin sıcağından yıllar geçtikten sonra ufak da olsa konuyla ilgili yaşadığım tek ufak tatmindir.
yıllar yıllar geçti, meselenin zihnimde ve ruhumda hiçbir ağırlığı kalmadı. 20’li yaşlarımın başında mizacıma gömülü olarak taşıdığım first person shooter ve street fighter niteliklerinden de büyük ölçüde arındım. kalan tek şey çirkinlik sebebiyle hayatımdan çıkardığım güzellikler ve her derdin altında tek başıma mücadele vermeye çalıştığım, sık sık da altında kaldığım bir yalnızlık ve tek başınalık.
öfkeliyim, epey. zorluk seviyesini maksimuma çekerek yaşamayı ben talep etmedim, mecbur kaldım gayet (mazoşizm de moda oldu sonradan gerçi) neyse. şimdi bu öfkeyi az biraz dile getirme fırsatı bulmamı vesile bilerek kimi vurduğumu kafama takmadan birtakım taşlar fırlatacağım izninizle.
önce bir soru; yahu, benim 20li yaşlarımın başında hayata karşı gücüm kuvvetim yerindeyken, yaşam hevesim ve zorluklar karşısında takatim varken dahi duramadığım bir alanda gelmişiniz 30unuza, 40ınıza, 50nize, 60ınıza, 70inize, 80inize, nasıl durmayı ve var olmayı beceriyorsunuz hala? politik ve ahlaki olarak temiz kalabiliyor musunuz hakikaten?
birileri ifşa edildiğinde sosyal medyada takipten çıkmak kolay iş, siz onu geçin de feminist ve pro-feminist personanızın şart koştuğu günlük aktivizm kotanızı doldurduysanız ve krizi fırsata çevirip yeter miktarda reklamınızı yaptıysanız adı geçen geçmeyen istismarcılarla oturup kalkmalarınızı, girdiğiniz çıkar ilişkilerini anlatın da birileri çıkıp bunları ifşa etmek durumunda kalmasın, uğraştırmayın insanları.
fethullah tarafından kandırılan masum siyasal islamcıyı oynamaktan vazgeçin de anlatın; savunma verin, özeleştiri verin. her masaya oturup kalkıp, her yırtık dondan fırlarken temiz kaldığınızı iddia edip de erdem sinyalleyebilmeniz ilginç. kimseyi kılıç kuşanmak durumunda bırakmayın, malum, keriz silkelemeleriniz sonsuza dek sürmeyecek.
haksızlık ettiğim, zan altında bıraktığım yahut buna benzer herhangi bir düşünceniz, itirazınız varsa oturup konuşalım, memnuniyet duyarım. eğer kafasına taş isabet eden güzel bir insan varsa, bunun hayatında kafasına yediğini en dostane taş olduğunu bilsin. anlamaya, anlamlandırmaya; haklınızla, doğrunuzla ilişki kurabilmeye çalışıyorum. ben kimsenin açık açık atmaya yeltenmediği taşı atıp kafanızda bir kıvılcım attırıyorsam, siz de benim kafamda bir kıvılcım attırın rica ediyorum.
ortada yapısal bir sorun varsa ve bu anca ifşa edildiğinde takipten çıkmak suretiyle cancelladığınız organizmaları ortamın bizzat kendisi üretiyorsa biraz da temeli tartışmamız gerekiyor sanki. öznesi olduğumuz, kimyasal reaksiyonuna girdi olduğumuz ortama (ben dağ başındaki mağaramda inziva hayatı yaşıyorum gerçi), düzeniçi insanın “devlet kademelerindeki çürük elmalar” yanılgısı ölçütünde bakamayız zannediyorum ki.
metin çok uzadı, beynim de bulandı zaten. burada bitireyim.
saygılar.
ps: ifşa listelerinde adı geçen bir fotoğrafçıyı, kendisiyle hiçbir tanışıklığım, tek bir kelime sözüm olmamakla birlikte fotoğraflarında kullandığı renk paletlerini ilginç bulduğum sebeple takip ediyordum, ismini gördüğümde çıktım. onun ötesine size verecek ayrı bir ifşa yahut “güvenilir fotoğrafçı” listem bulunmamaktadır.
Back to Top